İyilik Yap, Laf İşit.
                                                                                                                                                     Düz yazı denemelerim: (Adana, 1991)         İYİLİK YAP LAF İŞİT!        Durgun baraj sularına ayaklarımı soktum. Ne güzel, serin su vücudumdaki elektriği boşaltı verdi. Suyun kaldırma kuvvetinden mi etkileniyordum, yoksa rahatladığımdan mı? Hafiflemiştim.       Suya doksan dereceden bir taş bırakırsınız. Halkalar oluşur. Çocukluğumdan beri, kim bilir kimin felsefesidir bu, diye düşünürdüm. Bir halka diğerinin oluşmasına sebep olur. Oysa, benim felsefemmiş.     İnsan bütün gün çalışabiliyor. Haliyle yoruluyor da. Yani doktorların tabiriyle vücudunda elektrik toplanıyor. Çorapsız, yere bastığımızda rahatlıyoruz. Elektrik boşalıyor.       Burada toprak ananın samimiyetinden önce daha güzel bir konu buldum. Hadi çalışan vücut elektriğini topraklama yoluyla boşalttı. Peki günümüzde çalışan beyinler, (zihinsel çalışmalar) vücut işçilerine eşit değil mi?      . . .       Ayaklarım, suda halkalar felsefesinin temelini işlerken, ben de gönlü yorulan, duygularında derman kalmayanları düşündüm. Duyguların hareketinden, cereyanından oluşacak elektrik nasıl boşalır, diye meraklandım.       Bence zaman iyi bir dost değildir. Şüphesiz, gençler zamanı yorumlarken, -tecrübesizlikten- onun görünmeyen yüzünü hissedemezler. Gün görmüş büyüklerim için zaman ne vefasız biridir. Hani “sevgilidir” diyemedim. Bence vefasız da olsa sevgililer günün birinde hatırlandığında tebessümle karşılanır. Zamana kızmayan, aklı başında, kim var!?       Zamanla kafamda oluşan elektriklenmeyi, ben müzik dinleyerek boşaltırım. Müzik! Bakın bu benim iç dünyamın dilidir. Yazıları da şiir. Hani utanmasam şiirlerim diyeceğim.       Şiir deyince, bu barajın suyundaki felsefe halkaları bile durur benim nezrimde. Şiir benim sevgim, şiir benim suyum, ekmeğimdir. Abarttığımın dedikodusunu yapmayacağınızı bilsem, oksijenim falan da diyeceğim.       Benim yazdığım şiirlerin, Ağabeyime göre, hiç konusu yoktur. Konusuz şiir de şiir değildir. O öyle düşünsün. İnanın, bu zayıf dağarcığımla ben şiirlerimi seviyorum.       Daha orta birinci sınıfta başladım ben şiir yazmaya. Bir-iki kere yaşanan, çocukluk tutulmalar.. ve onlara ait şiirler. Biliyorum. Şimdi bana bile komik geliyor. O şiirlerde evlilikten bahsettiğimi hatırlıyorum.       Bugün baraja ayaklarımı sokmamın asıl sebebi, fiziksel rahatlığıma kavuşmak değil. Ayaklarım bir karış suda, kendi türkülerimi okuyorum. Ağzıma kimsenin görmesini istemeyeceğim bir şekil vermişim. Keman gibi ses çıkarıyorum. Neymiş, Mozart’ın 40. senfonisiymiş.. Mozart kendisi dinlese, gülmekten lavaboya koşar...       İşte tam bu anda kendimi yorumluyorum. Orhan Velinin şiirinden bir parçada..       “Edalım, senin yüzünden bu halim.”       Benim bu barajın sularında işim ne? Evet, anlıyorsunuz, benim derdim değişik. Benim derdim “edalımın” yüzündenmiş...       Tamam anladım. Dertliyiz ama böyle türkü çağırmakla “mecnunculuk” oynuyor gibiyim. Derdini bilen çaresini de bulur..       Ama şair çare aramayacak kadar üşengeç.       “Sevdalım, boynuna vebalim.” Evet, evet. Bana göre Orhan Veli, vebali üzerinden atıvermiş. Kurtulduğunu sanıyor.       İnanınız, beni annem şu anda bu barajın sularında görse, davranışlarıyla herkesi hayrete düşürür.      - Ah oğlum, nasılsın bakayım benim kara gözlüm!..      - Can sağlık annem.      - Gene hangi vefasız seni bu hallere düşürdü?        Abartıyorsam kalemim kırılsın.       . . .      Hayatta en güzel kızlarla (güzellikten maksat sadece fiziksel değildir) tanışmak kader meselesidir. Sizin apartmanda 3-4 güzel vardır. Veya sizin mahallenin tek erkeği siz olabilirsiniz. Belediye suyuna para vermemek gibi. Bedava gibi. Uğraşsız. Tabi, hiç tadı yok denemez. Bedava baldır. Bal zaten paralı da olsa, parasız da olsa tatlıdır.      Bazen, taşındığınız mahallede “bir” kız vardır. O’na da, yan bile bakamazsınız. Tabi, burada biraz edebiyat yapıyoruz. Nereye gitseniz, kendinizi yalnız hissedersiniz. Neden benim bir kedim bile yok, dediğiniz olur. Ben çok demişimdir.      Bu ikinci durumdaki garibana ancak kader yardımcı olur. Bakın bu kader de zaman gibi yanlış yoruma açıktır. Kader, yağan yağmurdan su doldurmak için sizin elinize kap kacak tutuşturur. Öyle elimize içi su dolu tencereyi vermez. Haklıdır da.      Kader bazen insanı en acımasız şekillerde öldürür. Bu Türk Milletinin yakın tarihte çektiği işkenceleri örnek göstersem karşı çıkar mısınız, bilmem. Senin benim elimizde değil, ama çekmişiz.  Dedemizin dedesi çekmiş.      Kaderin bana en büyük işkencesi beni yalnızlığa itmesidir. Yalnızlık ise beni yarı öldürür.      Kaderin tek vefalı yanı vardır. Kimi öldürürse öldürsün, bir gün onu sevgiden bir örtüye büründürür. Bazen ileri gider, sevgiyle boğmaya kalkar. Ben kaderin bu yönüne hayran kalırım.      . . .      Bakın ben bugün bu baraja niye geldiğimi anlatmak istiyorum. Artık annem bile neden geldiğimi sezebiliyor. Sizin için, inanıyorum, çocuk oyuncağı gelecek. Beni kader getirdi bu baraja.      Geçen, efendim, hiç hesapta kitapta yokken, tutturdum berbere gideyim diye. Gittim. Berber benden genç birisi. Tıraşını çok beğeniyorum. Hani yerini de söylesem, reklâmcı olduğumu iddia etmenizden korkuyorum.       Berberden çıktım. Her şey, kader merdiveninin bir basamağı.. Biraz vitrinlere baktım, oyalandım. Sonra otobüse bindim.       Daha biner binmez, güzel bir Adana’lı bayan çantamı aldı. İyi hoş da, çanta ağır. O bacakları incitmesin diye düşünürken, bayanın dibindeki yer boşaldı. Hemen postu serdim, yerleştim. Çantayı istemedim. Biraz pişman olsun.. Hani nasılsa biz de oturuyoruz ya. Almak lazım.      Bakın şimdi size biraz kaderin örneklerini yazayım. Çantam yanımda olmasa bu bayanla tanışamazdım. Berbere gelmesem, yollarda oyalanmasam gene tanışamazdım. Üniversiteyi kazanamasam, Adana’ya da gelemezdim, yine bu bayanı tanıyamazdım demek biraz işi gırgıra getirmek gibi olur. Adana’ya gelmesek, bu olay Bursa’da cereyan ederdi, diyenlere sorayım. Ya kız? O da böyle hayalinizde canlandırdığınız, kendisine en güzel rollerinizi vermek istediğiniz birisi olabilir miydi? Bence hayır.      Kızın dibinde boşalan yere yerleşmek bile, atiklikten önce kader meselesidir.      Öyleyse, insan kendi kaderini kendisi yaratamıyor. Bu benim inanışıma göre Allah’a mahsus. Bize kalan seçim yapmak. Boşalan yere oturabilmek, oturamamak. Ben oraya oturamasaydım, o bayanla samimiyet kurmam mümkün olmayabilirdi. Sanırım, buna yönlendirme de diyebiliriz. Bizim kaderin ortaya koyduğu şıklar üzerinde tercih yapmamız mümkün.       Yalan söylemeyeceğime kaç kişi inanacak bilmiyorum. Ben, bu kızın çantamı almasıyla neler olacağını % 90 kestirdim. Siz tecrübe deyin, ben değil, diyeyim.       Bakın, kızın gözlerinde kendimi görüyorum. Bu neler neler ifade eder, bir bilseniz. Randevular..       Okullardan, üniversite imtihanlarından, havadan, cıvadan bahsettik. Bu yeni tanışmalardaki akıcı üslubuma ben bile hayranım. Sanki o kibar ağız benim değilmiş, gibi gelir bana. Sırf yağ, bal, iltifat, latife ve beyefendilik akar... Mübarek yağdanlık.        Bakın mahcubiyetimi bile nasıl örtüyorum.       “Az önce berberden çıktım. Üzerim saçlı.. Çevreyi rahatsız ettiğimi düşünüyorum.”       “Estağfurullah, insanlık hali...”       Bunun üzerine siz hiç berberden yeni çıktığınızı düşünür müsünüz? Hayır canım. Psikolojik rahatlıktan keyiflenirsiniz. Ben keyiflendim.       Nasıl tarif etsem. Bu küçük otobüsler Adana’da pek tutulur. Orta kapıdan girince sağ tarafta bu kızın oturduğunu düşünün. Hemen dibine, dediğim yer aslında yanı değil. Ben otobüsün motor çıkıntısının üstündeyim.       Benim en beğendiğim edebiyat burada gerçekleşti. Sıkışıklıktan, benim sol bacağım, onun iki bacağına mükemmel bir şekilde temas ediyor. Elimizde değil.      “Af edersiniz, bacağımın sizi rahatsız ettiğini düşünüyorum. Özür dilerim.”      “Önemi yok, biz alıştık zaten sıkışıklığa..”       Bence bu konuşmadan her yere gidilir. Şayet Çetinkaya’nın yolunu biliyorsanız, oraya bile gidilir. Ben, bu barajın sularına ayaklarımı sokmadan önce Çetinkaya’ya gitmiştim. Tabi, onunla.          Acaba bu hikayenin başlığıyla, şuan anlattıklarımın bir alakası var mı? Birisi iyilik yapacak, diğeri ona kötülük. Henüz öyle bir şey anlatmadım, ama beni dinlemeye devam ederseniz, öğrenirsiniz. (Bir reklam arası veriyoruz...)      . . .        Kıza hiç sormadan yazdım telefon numaramı.. Adımı soyadımı.. Verdim eline. Beni aramasını rica ettim. Önce teşekkür etti. Memnun olduğunu söyledi. O kağıdı iyi bir yere yerleştirmesi gerektiği esprisini yaptı. Önemli, dedi.        Ben kızdan istemedim. İstesem vermeyecek tipten değildi. Okulunu, bölümünü, sınıfını hatırlıyordum. Aslında bunlar yeterliydi onu bulmam için.      Ben kızın beni aramasını istedim. Bu, otobüsteki davranışlarının gerçek olup olmadığını ispatlardı. Ben de böylece uzun uzun hikayeleri yazarak sizin başınızı ağrıtmazdım. Şansınız varmış; 3 gün sonra aradı. Yoksa bu hikâye daha uzun olurdu.      . . .      Bugün Çarşamba. Şuan barajın sularında çocukluğumun felsefesini seyrediyorum. Konuya romantizm katacak değilim ama gerçekten güneş batıyor. Bana göre bu güneşin batışı falan, oldukça basit romantik konular. Baksanıza daha çocukluğumuzdan suyun halkalanması felsefesini edinmişiz.      Bu, artık güneşi batan Çarşamba’ya ben daha Salı gününden hazırlanmıştım.      İşin en tuhaf yanı da yüreğimdi. Neye bu kadar seviniyordu? Yuvasından fırlayıverecek gibi..      Bir gün sonra buluşacağımı hatırladıkça tekrar tekrar heyecanlanıyordum.      Ben kalbimi herkesten iyi tanırım. Onu, boş şeylere heyecan duyduğunda uyarırım. Beni dinler. Sanki, iki sevgili buluşacakmış gibi heyecanlanıyor. Uyarıyorum. Bak, sen sadece hafif tanıştığın bir kızın okuluna gideceksin, diyorum.      Ne dersem diyeyim, onu bu heyecandan kurtaramıyorum. Dizginler elinde; sabahın köründe, önce bana duş aldırıyor. Bir tıraş, tuvalet, ütü falan..      Planladıklarımı yanıma alıyorum, okula gidiyorum. Gerçekten nereye gideceğimi bilenler, başarılar diliyorlar. Rica ediyorum. Hocadan son derse girmeme izni alıyorum. Yoluma koyuluyorum.      Çetinkaya’nın orada iniyorum. Saat 1:00’e daha 40 dakika var. İşi sallantıya bırakmamaya kararlı görünüyorum.      Nasıl olduğunu ben de fark etmedim. Çiçekçinin birine girip bir iki dal çiçek almışım. Çiçek çok şey ifade ediyormuş da.. Ee, görecekmişiz.. Beyefendi bana öyle diyor.      Lise yıllarımın filmini mi seyrediyorum? Bu gidiş, gerçekten bir üniversite formunu yatırma mı, yoksa başka işler de mi var? Baksanıza çiçek almış. Bunun işi başka..       Hala gidiyor. Yavaş yavaş gidiyor. Çünkü zevkini çıkarıyor.       Bu yolun her adımını bir gün belki de mumla arayacağımı düşünüyordum. Nereye gittiğimi bilmiyorsunuz herhalde. Adana Endüstri Meslek Lisesine. Bir bayan üniversite formumu yatırmama yardımcı olacak..      Aklımdan, konuşacaklarımın provasını yapıyorum. Önce merhaba, diyorum. Kalbimi tutup, ay şu kalbimin heyecanına bir mana veremediğimi, söylüyorum. Tabi, o gülümsüyor. Ben üzerine gidip, oysa evde o kadar tembih etmiştim, hiç heyecanlanmayacaktı, diyorum. O da, etkileniyor, bir şey söyleyemiyor. Böyle başlayan bir buluşmada daha sayısız espriler gerçekleşirdi.       Evdeki hesap çarşıyı tutmuyor.       Yanında sınıf arkadaşlarından birisini görüyorum. Zaten kızı üniformasının içinde zor tanıyorum. Gözlerinden..       Bu sınıf arkadaşı her şeyi bozuyor. Yani benim açımdan. En azından, başlangıç rolümü oynayamıyorum. İlk anda, arkadaşının yanında çiçeği veremeyişimin burukluğunu hissediyorum. Elimde, arkamda tutuyorum. Saat 2:00’ye kadar bekleyeceğiz. Ben gerçekten arkadaşının gitmesini istiyorum. Neden böyle bir konuda, bizi yalnız bırakmadığına kızıyorum.         Bir süre yürüyoruz. Ben rollerini şaşırmış bir tiyatrocu gibiyim.        “Evet, niye hiç konuşmuyorsun?” diyor.        “Dur bakalım, konuşuruz.” gibi cevaplarla arkadaşını iğneliyorum. Pek acıtmıyor ki, hala bizimle yürüyor. Şimdi kız milletinin anlayışsızlığı, desem, bütün kızlar bana bozulurlar. Ama bu kız gerçekten anlayışsız. Ya da bizim Nevin Hanım, onu kasıtlı olarak yanında tutuyor. Konu yüzeysel kalsın.       İkinci ihtimal zayıf. Çünkü Nevin de ara sıra ona hitaben:       “Sen nereden binecektin?” diye soruyor.       Artık bir pastaneye girmek istiyoruz. Hala gelecek olsa, vallahi; lütfen bizi yalnız bırakmanızı rica ediyorum, diyecektim. Gitmek istedi. Ben, iyi günler, deyip, pastaneye başı çektim.      Bu kadar aksaklıktan sonra, planladığım konuşmaları nasıl gerçekleştirecektim?      Çiçeği kendisi için aldığımı söylüyorum. Huyum kurusun. Hep, “berbat zevkim”, diye alçak gönüllülük ederim. Çok beğendi. Biliyordum.      Çetinkaya ısrarıma katılınca, bir şey yemeden bu pastaneden çıktık.      Size, daha otobüsteki olayları anlatırken sormuştum. “Çetinkaya’ya götürür müyüm, götüremez miyim?” diye. Bakın, hem de asansörle çıkıyoruz. Çetinkaya’nın restoranına asansörle çıkmanın zevkini yaşıyorum.      İşte bu asansörde, tam şu anda, hayatımın en güzel röportajını yapabilirdim. En güzel fıkramı, en güzel şarkımı, en güzel esprimi o havanın teneffüsünde yapabilirdim.       Adana’yı kuşbakışı seyredebileceğimiz bir köşeye yerleştik. Hamburgerlerle kolalar da midelere yerleşti. Bir tatlı havadır, esti gitti.       Kendimi oldukça formdan düşmüş buldum. Ne bu ağız, önceleri hiç susmazdı. Ne laf yapardı.. Bakışlar.. Zaten bu hikâyenin başlığını bu bakışlar değiştirdi. Ben “şıpsevdi” falan koymayı düşünmüştüm. Ya da “Yine Bir Yıldız Kaydı”..      Yani, suçu kimseye atmamak lazım. Açıkçası, bu kızın harika sesi, hayalimdeki karakteri ve bunları tamamlayan güzelliği beni etkiledi.      Şimdi, etkilenmemek anormalliktir!      Ben sevgilerden bahseden biriyim. Ve, kalbim tam takır sevgi fakiri. Kusur bulamayacağım bir “beauty” (güzel) ile beraber oluyorum. Mümkün mü şımarmamak?..      İçimden içimden ona tutuluyorum. Gizli iplerle kendimi ona bağlıyorum. Bu tutulmanın bu kadar basit, çabuk oluşuna çok kızıyorum. Ama boşuna. Resmen abayı yakıyorum.      Nevin bunu bilse belki hemen müdahale eder, diye düşünüyorum. Sevgiyi tanımamak, karşılaştığımızda nasıl davranacağımızı şaşırmaya sebep oluyor.      Sevildiklerini duyanların, bunu nasıl kötü algıladıklarını gördüm. Sevgi, bilinçsiz arkadaşlıkları bozmada bire birdir. Ben, Nevin’e gerçekten ilgi duyuyorum. Bir tür hoşlanma. Kalbim çarpıyor. Ağzım kuruyor. İşte bir de o garip heyecan. Aslında bu heyecanı takdir ettiğim bir konu var ki, hiç su götürmez.      Evlendikten sonra belki buna benzer heyecanlarım olacak, ama, böyle, liseli güzel kızların heyecanını hiçbir şeyde bulamayacağımı düşünüyorum. Bundan, heyecanıma pek seslenmek istemiyorum.      Ben Nevin’i beğeniyorum. Eleştirdiğimde, olumsuz yönünü göremiyorum. O beni beğeniyor mu? Bu soruya cevap verebilseydim, zaten bu yazıları yazacak efkarı bulamazdım. Kendisine sorsam, elbette birkaç özellik sayacaktır.      Ben kendim tespit ettiklerimi yazsam ilginizi çeker mi bilmiyorum.      Otobüste tanıştıktan 3 gün sonra bana telefon etmişti. Tanışmamızın ne hoş olduğunu söylemişti. Ben “kendisini” ön plana çıkarmıştım. O da benim fikirlerimi beğendiğini söylemişti. Çarşamba günü okuluna geleceğimi, form yatıracağımı anlatınca, bana yardım edebileceğini söyledi. Buluşma yeri vermişti.      Bir gün sonra da ben kendisini aramıştım. Detaylı konuları başka zamana erteliyorduk. Çarşamba günü akşama kadar vaktim var, demesi ne güzeldi!      Ah, işte sevgi buydu! Tek yönlü sevgiyi çift yönlü yapmaya çalışmak.. Bu ne acı verici, hem de sonsuz zevk duyurucu bir duyguydu. Çözmem gereken diğer bir konu da, onun idealleri neydi? Acaba sevdiği biri var mıydı?      . . .      İster katılın ister katılmayın. Diyeceğim ki, sevmek bir dert, sevmemek bir dert. Sevdalanıyorsunuz bir dert, sevdalanmıyorsunuz bir dert.      Çetinkaya, böyle tatlı bir liseliyle beni karşı karşıya ilk kez gördü. Bundan sonra oralara sık sık gelişimi normal karşılayınız. (Ah bu şarkıların gözü kör olsun!.)      Çıktık Çetinkaya’dan. Okula gittik. Endüstri Meslek Lisesine düz lise mezunları form yatıramıyormuş. Oradan başka bir liseye gittik. Erkek Lisesi midir, nedir. Tabi yolda konuşup duruyoruz. Onu 27 Kasımda okuldaki bir çay partisine davet ediyorum. Baştan gelirim diyor. Sonra derslerini hatırlıyor.       Canı gelmek istiyor. Ama, çevre faktörleri engelliyor. Ben hep gelsin istiyorum. Çareler buluyorum.       Okul çıkışı nasıl kıyafet değiştirecekmiş? Eve gitse partiye yetişemeyecekmiş. Neden yengesinin evinde okul çıkışı kıyafet değiştiremiyor? Ben boyuna çözüm bulmaya çalışıyorum.       O artık gitmek istiyor. Yani, yengesi onu bekliyor. Gitmezse verdiği sözü tutmamış olacakmış. Ben gitsin istiyorum, ama yanımda kalsın.. Bu da mümkün mü ki?       O yanımdan ayrılıyor. Tekrar buluşacağımıza dair bir netlik yok. Dönüp tekrar bakıyor. El sallıyor.         “Ya hiç gitme, ya al beni de götür” diyorum.       O köşeyi dönüp gözden kayboluyor. Bekliyorum belki tekrar bakar diye. Bekliyorum. Bekliyorum..       . . .      (Sonra ayağa kalkıp ona bağırıyorum:      “- Ne güzel, yapayalnız yaşadığım kendi dünyamda, dertsiz, kedersizdim. Nerden de tanıdım sanki seni? Neden o akşam otobüste çantamı aldın?..”       "- Aa," dediğini hayal ediyorum. "Şu oğlana bakın.. İyilik yap, laf işit...")                                                                                                                                                      Kemal ALTINTAŞ                                                                                                                                                    (23.11.1991, Adana) Not: KDV dahildir. Gereksiz KDV konulmamıştır. Konuyla ilgili şiir.. Nevin’e, tüm Nevinlere ve Nevin gibilere sevgilerle: TEMBEL Mİ ŞAİR Mİ? Sana yazdığım ilk şiir olsun bu Belki hatırlatır beni zaman zaman Biliyorum, boşuna tüm ısrarlarım Hem güzelliğine ulaşmak istemem. Ben niye hala öğrenemedim: Tek yönlü sevgiler benim kaderim. Sevgi sembolüme çok yakınsın sen Hayatta hiçbir şeyi istemem Yeter ki benim ol, yanımda ol sen. İçimi bir keder yalar, İsmin aklıma geldikçe. Bir türkü, Değişmez kaderimin yanık türküsünü tuttururum. Derslerimi kendi halime bırakırım. Ben, tembel miyim, şair miyim? Kemal ALTINTAŞ, (23.11.1991, Adana)